Aşk yanmaktır

Firuze

Dost Üyeler
Katılım
18 Tem 2011
Mesajlar
1,270
Tepkime puanı
0
Puanları
0
Konum
Maviliklerde
3cdb2a68b25096381c9ed7c938e021cc_1285270766.jpg


Kimsenin tam manası ile açıklayamadığı, herkes de aksinin farklı olduğu bir duygu; duyguların şahı, efendisi “aşk”…
Aklın tamamen tesirini kaybettiği sevginin adı… İkiliği ortadan kaldıran tekliğe götüren bir sevgi… Aşk birliktir; “Ben” yok aşkta, sadece “sen” var. Akılsızca sevilen kişi var. Akılsızca demem; geri zekalı bir sevgi olduğundan değil, haşa! Akılsızca demem; kim ne derse desin, kim ne öğüt verirse versin hiç birinin tesir etmediği, gönlün hiçbir zaman sevdiğinden vazgeçmediği bir hal, bir durum… Aşk, dünyalık insanların anlayamadığı, anlam veremediği belki de mantıksız bir şey, gereksiz belki de…
Mevlana’nın gönül diliyle tercüman olduğu gibi:
Akıl, “aşkın başını, dertten kurtarayım” diye
Aldı onu karşısına, başladı öğüt vermeye
Baktı, aşık, yâr’la dolmuş, hiç boş yer yok öğüt için
Şapka çıkardı bu aşka, secde etti saygı ile”

Kişiyi insan eden bir duygu… Aşk öylesine büyük bir nimet ki hoyratça herkese verilmez. Aşk kendini sevdiğinde yok etme olayı… Öylesine önemsemek ki maşuku; algıda seçicilik derler ya hani; sadece sevdiğini, onun seçtiklerini seçer. Yol boyu yürür sadece sevdiğinin sevdiği şeyler gözüne çarpar. Onun sözleri hatırına gelir. Gözünün önünden gitmez bir süliyet… Seyreder durur.
Aşk bu dünyanın eylemi değil… Cennete ait bir eylem olduğundan olsa gerek ki dünya insanı pek kaldıramaz. Sadece cennet gönüllü insanlar anlar aşkı. Çünkü cennette kişi eşini ve dostlarını aşk boyutunda sevecek. Akıl pek işe yaramaz orada…
Mevlana’nın gönül diliyle tercüman olduğu gibi
“Bu kapının aslını, akılla anlamaya çabalayan ulema
Ehl-i gönüle kıyas, saman çöpü gibidir, harcar beyhude çaba
Bir göz ile bakarak, bin boyuttan kaçını görürsün ki a şaşkın?
Bu kapı mühürlüdür, Hakk’ın mahremi olan ehl-i gönül müstesna”

images

Aşk denilince akla gelen sadece gönül ve ruh olur. Gönül öylesine sever, öylesine bağlanır ki sevdiğine; gözü de odur, kulağı da odur. Maşuk bin cefa etse de aşığa kızamaz. Üzse incitse de ayrılamaz. Sevdiğine bir şey oldu mu her şey bitti zanneder. Hayat tüm anlamını kaybeder.
Çocukların anne babalarına duyduğu sevgi, aşk değildir, asla aşk olamaz… Çünkü çocuk bencildir, öyle olması da gerekir, önce can der. Önce ben sonra annem babam… Doğrusu da bu… Çünkü küçücük hayat, o yaşta başkalarında yok olmayı seçerse benliği nasıl oluşur?
Anne ve babanın evladına sevgisi aşktan daha farklı olmakla birlikte anenin evladına sevgisi gibi biraz; ama tam da değil. Hiçbir güç evladı anneden ayıramaz. Ana gönlü incedir, yufkacıktır. Kara kışa meydan okur, yel değirmenleri ile savaşır. Ölümü bile düşünmeden arabanın altına atlar da evladını alır fırlatır kaldırıma.
Gençlik yıllarında yakalanılan aşk gerçekten çok hoştur. Ağlar, gözyaşı dökerler. Bakırköy ruh ve Sinir hastalıkları hastanesinde yatan bir gençle ilgili üzücü bir olay anlatmıştı doktor arkadaşım. Delikanlı o kadar çok sever ki kızı; gecesi de o gündüzü de o… İster ailesinden vermezler. Sevdiğini başkasına verirler. Sevdiği kabul etmese de zorlarlar. İş ciddiye binince kızcağız kendini atar köprüden aşağı; sevdiği genç olmadan yaşamak anlamsızdır çünkü… Delikanlı bunu duyunca intihara teşebbüs eder. Kurtarılır, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine yatırılır. Gözetim altında tutulur. Gencin gözyaşını hiçbir hekim dindiremez. Hep şunu söyler: “Ben öldüm, her ne kadar beni görüp “bu Mehmet” deseniz yanılırsınız ben yokum artık; ben öldüm.
a%C5%9Fk.jpg

İşte tam da budur aşk… Dost meclisi kurulmuş sohbet ediyoruz derinden. Konu “Aşk… Herkes kendince fikir beyan ediyor. Sevdiğim bir arkadaş bana döndü. Fatma Hale Hocam dinle beni” dedi. Gönül kulağınla dinle hem de: “Köyümüzde bir kızı sevdim. Çeşme başında görürdüm, tarla dönüşü… Bazen de penceresinin önünden geçerken açıverirdi camı hissederdi geldiğimi… Gönlümüzle sözleştik, öyle derin konuşmadık. Sadece askere giderken onu bir köşede yakalayıp: “Bekle” dedim “asker dönüşü seni isteteceğim.”
Askerliğimin onuncu ayında bir mektup geldi, isteyenleri varmış,
“ne olur aileni gönder” diyor; başka kelime yok. Ne yandığını anlatır ne tutuştuğunu… Ama ben bilirim gönlünü… Çünkü ben “O”yum; o da “Ben”… Hissederim her şeyini… Çok sevince kişi sevdiği ile telsiz kulaksız konuşurmuş öğrendim ben, yaşadım onu… Aileme mektup yazıp
Sevdiğim kızı bana istemelerini söyledim. “Tamam” dediler. Bir ay sonra bir mektupla kızı ailesinin vermediğini söylediler. Şaşırdım çok kızdım. Bekledim. Sustum. Beklemenin, susmanın ne büyük bir zehir olduğunu geç öğrendim.
Üç ay sonra işi anlamak için izin alıp memlekete gittim. Davullar vuruyor, düğün alayı kurulmuş. Öğrendim ki benim yarim ellere verilmiş. Aklımı kaçıracağım zannettim. Buldum kardeşini konuştum: “Bu nedir nasıl olur?” dedim, “neden acele ettiniz?” Anam ve babam amcakızını bana uygun gördükleri için öylesine gidip, bir daha da arkasını aramayıvermişler. Köye de bir haber yayıp: “biz oğlumuza amcasının kızını isteyeceğiz” demişler. Sevdiğim kahrından, mektup yazıp da bana sormamış, içine atmış, ailesinin sözüne boyun eğmiş. Anamla babamla konuşmadım direkt asker ocağına geri döndüm. Verem oldum. Bir ay erken terhis ettiler. Aldım çantamı elime, vurdum kendimi Erzurum’dan Ankara’ya… Ama sevdiğimi hiç unutmadım. Amcam geldi yıllar sonra yanıma, konuştu ikna etti, “böyle olmaz seni everelim” dedi. Amcakızını aldım.
Arkadaşım bunları söylerken içim yandı birden; ne bileyim: “acaba evlenmese daha mı iyi olurdu; ama o da insan neden evlenmesin.” Diye geçirdim içimden… Sordum arkadaşıma: “eşini sevdin mi?” “Sevdim” dedi. “Ama aşık olmadım.” Hala da severim ama aşk başka bir şey… “Kaç çocuğunuz var” deyiverdim bir de… Beş çocukları olmuş. “O!” Dedim “çocuklar senin kalbinde, geçmiş aşkının tüm izini silmiştir.” “Yok.” Dedi. “İş bildiğin gibi değil bazen dünya hali oyalanır, çocuklarımla ilgilenir unutmuş gibi olurum. Ama tek başına kaldığımda, kimselerin olmadığı zamanlarda gönlüm ile baş başa kaldığımda gönlüm hep aynı defteri açar. Derin derin düşünür, hala özler, hasret çekerim. Herkesin yeri başka; evladın da yarin de…”
“Ama haksızlık değil mi? dedi diğer dostlar; “eşine haksızlık etmiyor musun?”
“Aklınızla hüküm vermeyin.” deyiverdim. “Gönlün kanunu yoktur. Gönül kendi derdini bilir; yaşadıklarını, çektiği acıları, gönlündeki bu fırtınadan kimsenin haberi olmaz ki ne haksızlığından bahsediyorsunuz. İkiliğin içinde yangınları bilir misiniz ki haksızlık dersiniz. Haklı kim, haksız kim, adalet nerede? Herkes kendince kaderini yaşar, sorumluluklarını yerine getirir ama gönlünün hesabını kim kime verebilir? Vermek zorunda mı? Niye versin? Gönlümün sahibi miyim ki; sahibi olmadığım mülkün hesabını bana verdirsinler. Kim ister aşk acısı çekmeyi, kim ister bu dert ile aklını kaybetmeyi? Kim bu derde müptela olmak ister? Kolay mı ki; kollarını aça aça aşkı kim çağırır da; kollarıyla ite ite aşkı uğurlasın. “Git artık istemiyorum.” desin. Kim çıkarır kalpten sevgiyi, kim yerleştirir kalbe sevgiyi, her şey kişinin elinde mi? Eğer elinde ise; senden güçlüsü yok yaşa sen, berhüdar ol, bahtiyar ol. Büyük konuşma meclisi değildir aşk meclisi. Aşkın oku yaraladı mı kişiyi tamir edeni olur mu? Tamir edeni olmayan, çaresi bulunmayan bir dert ki kim bu derdin sahibine haksızlığı sorar.”
Mevlana gönlümün diline tercüman oluverdi;
“ Hak yolcusu canlar bilir, başına gelen her şey, hep O’ndan gelmektedir
O’nun takdiri ile hep, zerreler titreşmekte, gökler yükselmektedir
Dünyayı niye suçlarsın, olayların suçu ne? Kimseye kızma sakın
Dünya kendi dönmesinden sorumlu değildir ki, emre baş eğmektedir”


“Hâl ilminde “Neden?” yoktur, “Nasıl?”, “Nerde?” sorulmaz
Dünya ilminden farklıdır, îman isbat olunmaz
Hiçbir müftü aşk hakkında fetva verememiştir
Hiçbir doğa kanununda “aşk” maddesi bulunmaz”
Sustular…

ask-resim5.jpg

Sordum, onun gözlerinden ince ince yaşlar süzülürken: “üstat senin aşkın ilk günkü şiddetinde değildir herhalde, azıcık dinmiştir.” Arifan hali ile cevap verdi: “Hocam ızgara gördün mü bilir misin? Kömürü yakarlar, ateşli hali geçtikten sonra tüm kömürler kızıl alev topuna döner. O zaman üstünü hafif bir külle örterler. Ateşi uyumaya terk ederler. İşte minicik bir rüzgar esse, ya da kişi ızgaranın başında o külü üflese; sen o zaman seyreyle alevi; seyreyle uyuyan ateşi; seyreyle o zaman benim gönlümü…”
Bu kez hepimiz sustuk…
mk.jpg

Mevlana’nın gönül dili halimize tercüman oldu:
“Hak yolundaki âşığa, ayak olamayan baş, bize makbul değildir
Bir gönül ki o sevdayla inlemiyor canhıraş, maşuk’a kul değildir
Demişler ki: âşık ile, maşuk’un arasına bir kıl bile sığamaz
Sığmaya kalkışanları, bir inleme kül eder, aşıka zül değildir.”
Aşk zor iş, kınanacak, basite alınacak bir iş değil. Aşk gönlü yüce insanların eylemi… Aşk kişiyi insan eden dert. Aşk kişiyi sevdiğinin kapısında köle edip, ipini sevdiğinin eline verip nereye çekerse oraya gittiği zor dert… Mevlana ne güzel söyler:
“Aşkınla döndüğüm için, bana öğüt veriyorlar
Zehir içip inleyene, şekerden bahsediyorlar
Ne tuhaftır şu insanlar, divane olan gönlümdür
“Ayağını bağlar isek, deva bulacak” diyorlar”

Gençlerdeki aşk çağımızda daha çok şehvet garnitürlü… Tensel bir hasret, tensel bir özlem tüter; aşk postunda… Sevdiğini en derin sevenler; dokunmaya kıyamayanlar. Onu nazenin bir gül gibi sevenler. Bu erdemli sevgi aşkın ta kendisi… Faydalanma esaslı aşk, aşk değil. Şehvetin allanıp pullanmış, aşk ambalajına sarılmış hali o… Dışında aşk ambalajını gören, gönlün aşkı sanır ama içi buram buram şehvet tüter. “ Sen bana gelirsen ben sana gelirim”; bu aşk değildir. “Sen gelmesen de kapında köleyim” budur aşk. “Sen beni incitirsen her şey biter, seni görmek bile istemem.” Bu da değildir aşk… Aşık bu sözleri asla söylemez. Sevgilinin cefası da makbuldür, safası da makbuldür aşkta… Mevlana ne güzel söyler:
“Ya ilâhi, beni sefil, oynak nefsime terk etme
Beni senden başkasıyla bir an bile hem-dem etme
Nefsimin hilelerinden bir tek sana sığınırım
Ben seninim her şeyimle, sen beni tekrar “ben” etme”

Aşk Züleyhadır; yaralı kolundan akan kan “yusufum” diye yazıverir toprağa…
Aşk Mecnundur. Vermeseler de Leylayı; çöllerde maralların arasında arar. Leyla ile o kadar bütünleşir ki; kulağı Leyla, gözü Leyla, eli Leyla, sesi Leyla, her şeyi Leyla.
Sorsalar: “ sen kimsin?
Cevap verir: “ ben Leylayım.”
Aşk Hatice’dir. Bu mal, bu can, varlığım hepsi senin diyerek her şeyini yari Muhammed’e feda eden Hatice… Hıra mağarasına yıllarca çekilip, evinden elini eteğini çeken eşinin her halini anlayan: “çoluk çocuk, ben senden sorumluluklarını yerine getirmeni bekliyoruz” diye feryat etmeyen… 50 küsurlu yaşlarında eşine pişirdiği yemekleri, temiz çamaşırları mağaranın dik yamaçlarına tutuna tutuna çıkararak, iki gözü efendisini sadece koklayıp evinin yolunu tutan; dili kelam kesmeyen, gönlü sevdalı Hatice… “Malım da senin” deyip boykot zamanı her şeyini eşinin davasına feda eden; “sen mutlu isen ben de mutluyum, yeter ki yüzün gülsün yiğidim” diyen Hatice
Aşk büyük iş… Nasip işi… Aşk derdinin dermanı yok, olmamışta; sevgiliden başka… Aşk yanmaktır, kavuşsan da yanmak, kavuşmasan da… Mevlana’nın gönül dilinden dökülen sözler gibi:
“Derdimi kimseye dökemiyorum.
Bu hâlimden dolayı beni kınıyorlar.
Aldırış ettiğimi sanma.
Sadece üzülüyorum.
Anlaşılmak gibi bir derdim de yok.
Her gün onlarca yüzle karşılaşıyorum.
Ne var ki o yüzler bana tanıdık gelmiyor.
Hep seni arıyorum.
Bağda binlerce ay yüzlü güzeller var.
Güller ve misk kokulu menekşeler var
Oysa benim için senden başkası yok.”


alıntı

 
Üst